İncek'e taşınırken kafamdaki en romantik resim bahçeydi. Çankaya'da on yıl boyunca üç saksı sardunyayla idare etmiş biri için, arkada kendi toprağının olması neredeyse gerçek dışı bir hediye gibiydi. Geçen ekim ayında, eşim bana "sen bilirsin ama acele etme" derken, ben çoktan internetten tohum siparişi vermiştim. Bu yazı o aceleyle başlayan, bir kısmı ölen, bir kısmı beni şaşırtacak kadar tutan bahçenin dürüst dökümü.
İlk hata: toprağı tanımadan ekmek
17 Ekim'de, daha kutular tam açılmamışken arka bahçeye çıktım, eşofmanla toprağı eşeledim ve "güzel toprak" dedim. Hayatımda toprak analizinin ne olduğunu bilmeyen biri olarak verdiğim bu hüküm, sonraki üç ayın çoğunu açıklıyor.
İncek toprağı çoğu yerde killi ve kireçli. Benim bahçemin bir köşesi yağmurdan sonra çamur gibi su tutuyor, iki metre ötesi ise kuruyunca neredeyse beton gibi çatlıyordu. Ben bunu fark etmeden, marketten aldığım o güzel paket toprağı ince bir tabaka halinde üstüne serpip her şeyi ektim. Mantık şuydu: üstte iyi toprak var, kökler nasılsa oraya yerleşir. Kökler oraya yerleşmedi. Kökler iki santim aşağıda kil duvarına çarpıp durdu.
Ölenler
Önce kötü haberler, çünkü daha çok şey öğrendiğim taraf orası.
Lavanta. Üç fide aldım, ikisi kasım ortasında gitti. Sonradan öğrendim ki lavanta su tutan toprağı affetmez, kökü boğulur. Benim o çamur köşesine tam üç tane dikmişim. Lavanta İncek için doğru bitki, ama yanlış yere dikilmiş doğru bitki yine ölüyor. Bunu kimse bana söylememişti, paketin üstünde de yazmıyordu.
Çim. En büyük yenilgim bu. Kasımda çim tohumu attım, "ilkbaharda yemyeşil halı" hayaliyle. Olan şu oldu: tohumun bir kısmı çıktı, bir kısmı kuşlara yem oldu, çıkanlar da kış soğuğunda zayıf kaldı. Mart geldiğinde bahçem yer yer yeşil, yer yer çıplak, hastalıklı bir görüntüydü. Komşum, emekli bir ziraat mühendisi, bir gün çitin üstünden baktı ve şunu dedi:
Oğlum çim sabır işi. Sen ona tohum atıp gidiyorsun, o seni bekleyen bir köpek değil. Toprağı hazırlamadan çim olmaz, baştan sökeceksin.
Söktüm. Mart sonunda o çim denememi tamamen kaldırıp yeniden başladım. Acı bir paraydı, ama daha acısı bir kış kaybetmiş olmamdı.
Tutanlar, ve neden tuttular
İyi haber: bazı şeyler benim aptallığıma rağmen yaşadı, hatta gürledi.
Kekik ve adaçayı. İncek toprağı ve iklimi bu aromatikler için sanki özel yapılmış. O kuru, kireçli köşeye, neredeyse umutsuzca diktiğim kekik şu an avuç içi kadar bir yastık oldu. Hiç ilgilenmedim, az suladım, o daha çok büyüdü. İncek'te ilk kez bir şey yetiştirecek biri varsa, sözüm ona: kekikle başla. Seni ödüllendirir, özgüvenini toplarsın.
Asma. Komşunun verdiği bir asma çubuğunu, "nasılsa ölür" diye duvar dibine gelişigüzel diktim. Şu an çardağa doğru tırmanmaya başladı bile. Ankara'nın kurak yazı asmayı korkutmuyor, kökü derine iniyor.
İğde ve ardıç. Bunları araştırarak aldım, çünkü artık dersimi alıyordum. İkisi de soğuğa, kuraklığa, benim ilgisizliğime dayandı. Kışın yapraksız bir bahçenin ortasında ardıcın o yeşili insanın moralini düzeltiyor.
Bir de domates. Bunu hiç plana koymamıştım. Mayısta eşim "balkonda saksıda olmuyordu, hadi bir köşeye iki fide dikelim" dedi. İki fide dedik, altı oldu, çünkü komşu fazlasını verdi. İncek'in o uzun, güneşli yaz günleri domatesi şımartıyor; temmuzda her akşam salataya kendi domatesimizden koyduk. Tek dert sabah erken sulamayı unutunca yaprakların öğlene doğru pörsümesi oldu, ama o da köke su gidince bir saatte toparlıyordu. Süs bahçesi kurmaya çalışırken en çok mutlu eden şeyin bir avuç domates olması, bu işin beni en şaşırtan tarafıydı.
Suyu geç de olsa doğru kurmak
İlk kış elimde hortumla bahçeyi dolaşıp suluyordum, hem de akşamüstü, güneşin altında. Yarısı buharlaşıyordu, üstelik yapraklara su değince hastalık da geliyordu. Nisanda küçük bir damla sulama seti kurdum, kendim, bir hafta sonu uğraşarak. Pahalı bir iş değildi, sanırım orta boy bir market alışverişi kadar tuttu. Fark gece ile gündüz gibi oldu: su doğrudan köke gidiyor, sabah erken çalışacak şekilde zamanlayıcıya bağladım, hem su faturası düştü hem bitkiler rahatladı. Keşke ilk gün yapsaydım derken, aslında ilk gün yapsam değerini anlamazdım da.
Yedi ay sonra durum
Bugün bahçem kusursuz değil. Sökülmüş çim alanı hâlâ yamalı, bir köşede neyi diktiğimi unuttuğum boş bir çukur var, geçen hafta bir köstebek geldi ve onunla ayrı bir savaşım başladı. Ama artık ne yaptığını bilen birinin bahçesi gibi duruyor.
Köstebek demişken, ona da iki paragraf borçluyum. Nisan sonunda bahçenin ortasında bir gün bir, ertesi gün üç toprak yığını belirdi. Önce internetteki bütün "doğal köstebek kovma" yöntemlerini denedim: şişe gömdüm, rüzgârda öttü diye, hiçbir şey olmadı. Sarımsak gömdüm, köstebek sanırım gurme çıktı. Sonunda komşu ziraat mühendisi yine çitin üstünden konuştu, "sen onu kovamazsın, sadece rahatsız edersin, bahçeyi de mahvedersin, bırak bir köşede yaşasın" dedi. Garip ama bıraktım. Yığınları her sabah küreyip düzlüyorum, o da galiba bahçenin uzak köşesine çekildi. Bir tür ateşkes kurduk.
Geriye dönüp baksam, kendime şunları söylerdim. Birincisi: tohum almadan önce toprağına bir avuç al, ıslat, sık, parmaklarının arasından nasıl aktığına bak; kil mi, kum mu, bunu öğrenmek bir laboratuvar gerektirmiyor. İkincisi: İncek'te doğaya karşı değil, doğayla beraber bahçe kurulur; kuraklığı seven bitki seç, çim hayalini biraz küçült. Üçüncüsü: ilk yıl ölecek, üzülme, ölenler senin asıl öğretmenin. Dördüncüsü, ki bunu en geç öğrendim: komşunu dinle. Buradaki en iyi bahçe danışmanım ne bir kitap ne bir video oldu, çitin öbür tarafındaki o emekli adam oldu.
Eşim geçen akşam terasta otururken "bak sonunda oldu işte" dedi. Ona bahçenin yarısının iki kez öldüğünü söylemedim. Bahçıvanlığın bir kuralını daha böyle öğrenmiş oldum: tutan kısmı gösterirsin, ölen kısmı kendine saklarsın. Ama burada, aramızda kalmaz diye, hepsini yazdım.